
Gündemi takip edenler için uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Her şey gözümüzün önünde cereyan ettiğinden, olan bitenle ilgili hepimizin bir fikri oluşuyor. Olan bitenle ilgili farklı düşünmemiz ise olağan. Fikirlerimizdeki farklılık, olan biteni zihnimizde bir yerlere koyar ve anlamlandırırken, kendi kişisel deneyimlerimizin (okumalarımız, iletişimde bulunduğumuz insanlar, hayattan beklediklerimiz, ideolojik olarak dünyayı nereden okuduğumuz vs…) etkisinde kalmamızla ilgili. Bende kendi etkimde kalarak kısa yazacağım. Daha sonra belki ayrıntılarım dediklerimi, yada demek istediklerimi…
Kürt açılımının önce adı değiştirildi. Demokratik açılım oldu. Çoğumuz çok önemsemedik, “açılım açılımdır nede olsa”, dedik. Çünkü dil üzerine, dilin kullanımı üzerine çok düşünen bir toplum değiliz. Bişey söylersin, birileri de bişey anlar. Bunu böyle çok önemsemeye gerek yok, der geçiştiririz. “Canım şimdi kocaman dağ gibi görevleri bizi beklerken bu küçük ayrıntılarla kim uğraşacak, oyunbozanlık yapmanın alemi ne” der aslında bizim için kurulan büyük tezgahın farkında olmadan iyi bişey yaptığımızı zannederiz. Bu durumu bilen egemenlerde bu zihniyeti okşarlar. Büyük görevlerinin adamı olduklarına bizi inandırırlar, ve kendi kavramlarıyla düşünmemizi, onların kavramalarıyla yolculuklara çıkmamızı sağlarlar. Diktatorya tam da buradan türer ama bu başka yazının konusu…
Adı değiştirilen Kürt açılımında, küçük demokratik kırıntıları (TRT şeşi, Kürtler bizim kardeşimizdir diyen başbakanı, bu sorunu siyasiler çözecek diyen genelkurmayı, gene vs..) öylesine yüceltildi ve öylesine büyükmüş gibi algılandı ki, ha çözüldü bu iş ha çözülecek sanıldı. Mahmurdan gelenleri, gerillaların şaşalı karşılanışını da buna ekledik mi, dananın kuyruğunun koptuğuna inanıldı ve büyük bir barışa/zafere beş dakika kalındı sanıldı.
Körler, gözleri yeni açılırken gördükleri ilk ışığı ve bu ışıktaki ilk belli belirsiz siluetleri, ya hayalledikleri dünyanın kendisi sanır veya “aman dünya dedikleri bu muymuş keşke gözlerim açılmasaydı” mealindeki hayal kırıklıklarının temeli yaparlar. Kürt sorununda, “açılım” dedikleri bu lanetli süreçte de, Kürtlerin önemli bir kısmı önce hayalledikleri dünyanın kapılarının açıldığını sandılar. Bi şaşa, bi çoşku, bin bir umut… Şimdi hüsran yaşıyor Kürtler. “açılım dedikleri şey buysa kapansın gitsin” diyorlar, çünkü gördükleri manzara ürkütücü.
Uzun uzadıya yazmaya ne elim ne dilim yetiyor, ama ben bu açılım denilen sahtekarlığın hayata aktarıldığı günden beri, hep bir şeyden öncekinden daha fazla korkmuşumdur. Bu süreç hem Kürtlerde hem Türklerde derin hayal kırıklıkları oluşturursa bu ülke eşi benzeri görülmemiş bir iç savaşa kapı aralar mı acaba kaygısı hep içimi kemirmiştir. Çünkü, açılımı vatana ihanet gibi okuyan, dahası “ulan tv dediler oldu, dil diyorlar oldu, başbakan oluyorlar, cumhurbaşkanı oluyorlar bu alçaklar daha ne istiyorlar” diyen kişilerin sayısı o kadar arttı ki, ve hatta “Hitler’in Yahudilere yaptıkları az, bu şerefsizleri kendi kanlarını içirerek ve akrabalarının kanını boğazlarına döküp kusturarak öldüreceksin” (gerçekten tam olarak böyle cümle kuran tiplere rastladım ve korkumdan bişey diyemedim) türünden sadistik fantezilerini Kürtler üzerinden açık sözlülükle söyleyenlere bile sıklıkla rastlar oldum ki, bu kendi kanlarını içirip, akrabalarının kanlarında boğma fantezisinin varacağı noktayı düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyor. Diğer yandan Kürtlerin geldikleri noktada, “ulan tüm tarih boyunca kandırıldık, bu kez daha ne kandırılacağız, ölümse ölüm hırlamaya ne gerek” mealinde meseleye yaklaştıklarına da daha faz tanıklık eder oldum…
Şimdi Bursa İnegöl de, Hatay Dörtyol’da olanlar, geçmişte Fethiye’de, Kırklareli’nde olanlardan çok farklı. Sakarya Akyazı’da olanlardan, Mudanya’da olanlardan da çok farklı… Ele geçirip linç edemedikleri üç beş Kürt genci için, milliyetçi/devletçi şürekanın devletin otolarını yakması, devletin polisini linç etmeye kalkışması azgınlaşmış öfkenin ilk görüntüleri… Bu öfkenin ve kan emmenin şehvetine geniş kitlelerin katıldığını düşünmek bile istemiyorum… Bu ülkede, birçok kişinin isterik çığlıklarla birbirinin kapısının önünde salyalarını akıtıp, akşam karanlığının çökmesi bekleyerek, köşe başlarında kimin canını, ırzını, nasıl kirletirlerse bu ihanetin öcünü nasıl alacaklarını birbirlerine fiskosla anlatarak hayaller kuracağı günlerin artık daha yakın olması ise kanımı donduruyor, kalbime unut bu barışı diyor… Ve bütün samimiyetimle söylüyorum, umarım son cümleler benim patolojik fantezilerim olarak kalır ve tarih karşısında utanan ben olurum…






























Şîrove